YASAL UYARI  
SORGU ODASI
 

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 1

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 2

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 3

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 4

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 5

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 6

------------------------------------------------

 
- DOLAYLI İŞKENCE
BÖLÜM VI. Laboratuvar koşullarında Ebu Gureyb yaratmak (İsrail-Irak/ABD 1980-1990)

 


BÖLÜM VI. Laboratuvar koşullarında Ebu Gureyb yaratmak (İsrail-Irak/ABD 1980-1990)

Yakın geçmişte, farklı siyasi düzenlerde farklı gerekçelerle işkenceye başvurulan durumları incelediğimiz bu dizide, 1960'ların Cezayir'inden yola çıktık, 1990'ların Güney Afrika'sına kadar geldik...


Ebu Gureyb Cezaevi
Ebu Gureyb Cezaevi ciddi işkence suçlamalarının odağındaydı
İnsan hakları ihlallerinin sadece askeri rejimler ve diktatörlüklerle sınırlı olmadığını, Fransa, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere gibi batılı demokrasiler olarak ifade edilen ülkeler eliyle de gerçekleştirildiğini gördük...

Bugüne geldiğimizde de yine demokrasiler arasında sayılmasına rağmen, tutsaklara gözaltında kötü muamele suçlamalarının sıkça gündeme geldiği, yönetimin kendi "varlığını" koruma gerekçesiyle sertlikten yana tavır koyduğu ülkeler arasında İsrail'in adı dikkat çekiyor...

1980'lerde Filistinli militanlardan artan saldırılara hedef olan İsrail yönetimi, emniyet mensuplarına sorgular sırasında sınırlı düzeyde kuvvet kullanılması için yetki verdi.

İsrail makamlarının "Saatli bomba vakaları" olarak nitelediği durumlarda, hayat kurtarmak için bunun gerekli olduğu düşünülüyordu.

Bu dönemde Şin Bet uzmanlarından biri olan Michael Koubi, "Masum insanları öldürmeye niyeti olan teröristlere karşı, makul düzeyde fiziksel baskı uyguladığımızı inkar etmiyorum." diyor.

Michael Koubi, 1972'den itibaren 21 yıl, İsrail gizli servisi Şin Bet'te sorgu uzmanı olarak görev yaptı.

İsrail'in sorgu yöntemlerinin terör sorunuyla karşı karşıya olan başka ülkeler için de örnek teşkil ettiğini ve çözüm ürettiğini düşünüyor.

Buna örnek olarak kendi yaşadığı olayları gösteriyor:

"İsrail'in merkezinde büyük bir saldırı düzenlemek üzere yola çıkan bir grup hakkında ihbar aldık. Bu grubun üyesi olduğunu reddeden bir zanlıya ulaştık.... Fiziksel baskı uyguladık... Tabii ki kısa sure içinde itiraflarda bulundu. Grubunu takip edip, çok miktarda patlayıcı yüklü olan bir aracı ele geçirdik. Böylece büyük bir saldırıyı ve masum insanların ölümünü önledik."

Bu yöntemlerle bazı saldırılar önlenmiş olsa da İsrail hükümeti gitgide artan uluslarararası bir siyasi baskı altındaydı.


İsrail polisi Yahudi bir göstericiyi alıkoyuyor
İsrail polisinin hala işkenceye başvurduğu iddia ediliyor
1993'te, bu baskılar sonucu, sorgular sırasında "her türlü" kuvvet kullanımı yasaklandı.

Ancak Filistinli Halil Halili gibi bazıları, kendilerinin işkence olarak nitelediği fiziksel baskı yöntemlerine hala başvurulduğunu anlatıyor.

Halili 2002 yılında bir yakınının karıştığı intihar saldırısı ardından, İsrail güvenlik güçlerince gözaltına alınıp sorgulandı.

"Bir keresinde bir polis bana bir soru sordu, yanıt vermediğimde bana öyle bir vurdu ki kolundaki saat ağzımda parçalandı." diyor.

Halili fiziksel darbe yaratmanın yanı sıra iz bırakmayacak şekilde eziyete başvurulduğunu söylüyor.

"Bacaklarım bir işkence sandalyesinin arka bacaklarına zincirlendi. Kollarım, sandalyenin arkasından kelepçelendi. Üstüste, 11 gün boyunca, hep aynı pozisyonda kaldım. Uyuyamıyor, kollarımı bacaklarımı oynatamıyordum.

Halili sonunda konuşmuş. Gerçekten de, Hamas'ın intihar bombacısı olan kayınbiraderini, son yolculuğu için gideceği yere arabasıyla götüren oymuş...

Tabii onlara bu bilgileri vermemin asıl nedeni karımı ve çocuklarımı öldürme ve evimi yıkma tehditleriydi.

Özellikle 2000 yılında alevlenen ve üç bini aşkın kişinin ölümüyle sonuçlanan İkinci İntifada döneminde, İsrail daha pek çok birey ve örgütün tutukluları temel haklarından mahrum bırakma; işkenceye, kötü muameleye, kitlesel cezalandırmaya başvurma suçlamalarına hedef oldu.

Eski sorgu görevlisi Michael Koubi ise yönetimin meşru müdafaa hakkı bulunduğunu vurguluyor.

Ona göre işkence hakkındaki uluslararası kurallar artık zamana uymuyor.

"Birleşmiş Milletler sözleşmelerinin, Cenevre Sözleşmelerinin ya da başka bir belgenin tüm fiziksel baskı yöntemlerini yasakladığı bir durum olmamalı." görüşünü savunuyor, "Bu ister elleri bağlamak olsun, ister başa torba geçirmek ya da aç bırakmak olsun…"

Koubi yeni sözleşmeler hazırlanması gerektiğini neyin yapılıp yapılamayacağının madde madde yazılması gerektiğini kaydediyor.

Peki işkence ve kötü muamelede sınır nerede başlıyor ne işkence ne zorlama kabul ediliyor?

İşkence yeniden yükselişte

 

Son yıllarda özellikle Washington yönetimi bu tartışmaların hedefinde...

Amerikan Savunma Bakanlığı, Küba'daki Guantanamo Üssü başta olmak üzere elindeki tutsakların tutulduğu merkezlerde işkenceye başvurulduğunu kesinlikle reddediyor ama metanetlerinin kırılması için müzik dinletmek veya uykusuz bırakmak gibi yöntemlere başvurulduğunu kabul ediyor...
Ebu Gureyb'deki tacizin fotoğrafları
Ebu Gureyb'deki tacizin fotoğrafları dünya basınına yansıdı
Son yıllarda tutsakların işkencenin daha yaygın olduğu ülkelere gönderilip burada sorguya tabi tutulmaları da tartışma yaratan bir diğer uygulama...

Ancak tüm bunlar arasında en fazla ses getiren 2004 yılında Irak'taki Ebu Gureyb cezaevinde yaşananlar oldu...

Cezaevinde tutulan Iraklıların kötü muameleye tabi tutulduğunun fotoğraflarıyla tüm dünyaya yayılması ardından, bu karelerde yer alan bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki asker, Divan-ı Harp'e sevkedildi.

Kimileri üstlerinin eylemlerini desteklediğini, tutsakları konuşmaya zorlamak için yumuşatmaya çalıştıklarını söyledi.

Adalet Bakanlığı'nın gerek burada gerek Guantanamo Üssü'nde tutulan zanlılar konusunda, Başkan'a gerektiğinde işkence konusundaki yasalar dışına çıkabileceği yolunda görüş bildirmesi de büyük tepki çekti...

ABD eski iç güvenlik bakanı Tom Ridge bir mülakatında işkenceye göz yummadıklarını söylemiş, ancak bazı durumlarda sorguda sertliğe başvurulmasının "insan doğasının gereği" olduğunu ifade etmişti.

Peki nedir insan doğasının bunda payı?

1971 yılında ABD'de yapılan bir deney, bu konudaki tartışmalara önemli katkılarda bulundu.

Laboratuvarda cezaevi

California'da Stanford Üniversitesi'nde yapılan bu deney, aslında ürpertici bir şekilde Irak'taki Ebu Gureyb cezaevinde yaşananların neredeyse habercisi oldu.

Deneyde, iktidarı, hükmü elinde tuttuğu bir konuma yerleştirildiğinde insan davranışlarının nasıl değiştiği inceleniyordu.

İyi insanları kötü bir konuma koyduğunuzda ne oluyor, bunu sınamak istiyordum.

Profesör Phillip Zimbardo - Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü
 

Profesör Phillip Zimbardo, Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nün bodrumunda bir cezaevi kurdu ve 18 genç gönüllüyü burada tutuklu ve gardiyan olarak gruplara ayırıp görevlendirdi.

Gardiyanların görevi, fiziksel şiddet kullanmadan asayiş ve düzeni sağlamaktı. Onlara üniformalar, deste deste anahtarlar, kelepçeler, geniş camlı güneş gözlükleri dağıtıldı...

Zimbardo, "Gardiyanlar üniformayı giydikleri anda değiştiler." diyor.

Şiddete eğilim gösteren gardiyanlar arasında özellikle biri, üniversitenin öğrencilerinden David Eshleman, tutsaklar arasında kısa sürede nam saldı.

Tutsaklar ona vahşi batıdan bir kovboyu andırdığı için John Wayne diyorlardı.

Eshleman elindeki sopayı avucuna vurup sert yüksek bir ses çıkardığını, içeride volta atarken sürekli otoriter bir sesle konuştuğunu hatırlıyor.

İşini çok ciddiye aldığını, tam anlamıyla bir gardiyan olmaya çalıştığını ve içeride geçirdiği süreden büyük zevk aldığını belirtiyor.

"Bir keresinde bir hücrenin penceresi önüne geldiğimi hatırlıyorum, içerideki tutsak bana bakıyordu... Ben de ona, yanlış hatırlamıyorsam 'Şimdi sana öyle bir vuracağım ki sülaleni bile ortadan kaldıracağım' dedim.

İlk gün olaysız geçti. Ama ikinci günden itibaren, gardiyanların davranışları ciddi şekilde endişe yaratan bir hal almıştı.

Profesör Phillip Zimbardo, "Bence can sıkıntısı, kötü davranışları teşvik için çok ciddi bir motivasyon kaynağı." diyor:

"Düşünün çok uzun bir vardiyanız var ve hiç bir şey olmuyor.... Elinizdeki yegane şey, oyuncağınız olabilecek tutsaklar... Sonuçta gardiyanların, tutsaklara yaptıracak abuk subuk şeyler bularak kendilerine eğlence çıkardığına tanık olduk."

John Wayne, tutsaklardan birine Frankenstein taklidi yaptırmış.

"Neden? Bilmiyorum.... Ben deyince olacaktı da ondan." diyor.

İstediği şeyler istediği gibi olmayınca da John Wayne tutsaklara rastgele ceza veriyordu.

Yüzünde bir gülümseme ile "Bunu eğlenceli buluyordum, ilginç buluyordum. Ne kadar ileriye gidebileceğimi görmek istiyordum." diyerek anlatıyor bu dönemi; "Benim böyle bir liderlik rolü üstlendiğimi gören diğer gardiyanlar da, bize bir şey derler mi diye düşünmeye gerek kalmadığından beni izlediler."

John Wayne, yani Eshleman, "Hapishane müdürü", rolündeki Profesör Zimbardo kendilerini durdurmaya çalışmadığı ya da sözle uyarmadığı için davranışlarına üstü kapalı bir onay verildiğine inandıklarını savunuyor.

Gardiyanların cezaları zamanla iyice sertleşmeye başladı. Tutsaklar soyuluyor, birbirlerine zincirleniyor, tek başlarına tecrit ediliyorlar ya da birbirlerini cinsel tacize zorlanıyorlardı.

Eshleman yaptıklarının büyük oranda cinsellik içerdiğini bunu da kasten yaptıklarını belirtiyor. "Amacımız zaten, onları aşağılamaktı." diyor.

Profesör Zimbardo ve yardımcıları, deney ilerledikçe; taciz ve suistimal yoğunlaştıkça, gardiyanların içlerine kapanıp ne yaptıkları üzerinde düşüneceklerini tahmin etmiş, ama yanılmışlar.

"Belki akşam biraz suçluluk, pişmanlık duyarlar, ertesi gün bu tacizin dozu azalır, diye... Ama hiç de öyle olmadı. Ertesi gün yine üniformalarını giyip, aynı şekilde devam ediyorlardı."

Sırf bir deneye katılmak için burada bulunmayı kabul eden tutsaklar bu muameleye uzun süre dayanamadı...

Tutsak rolündeki deneklerden biri sinir buhranı yaşadı, başkaları gözyaşlarını tutamaz oldu, dengeleri bozuldu. Aslında iki hafta sürmesi gereken deney altıncı gününde iptal edildi.

Eshleman, deneyin iptal edildiğini duyduğunda büyük hayal kırıklığına uğramış. "Daha burada deneyebileceğimiz çok şey var" demiştim. "Yeni ve ilginç başka muameleler de geliştirebilirdim." diyor ama eklemeden edemiyor: "Ama eğer işler aynı seyirde ilerleseydi, birileri gerçekten zarar görebilirdi."

Profesör Zimbardo, bu çalışma sayesinde çevre ve ortam faktörünün ne kadar güçlü bir etken olduğunun anlaşıldığını belirtiyor. "Roller, rütbeler, kurallar, üniforma giymek, bir grubun parçası olmak önemli etkenler" diyor.

"Tüm bunların sonunda iyi insanlar, kötü şeyler yapabiliyorlar. Etrafa ilettiğimiz bir video bantı vardı. Şimdi ordu, bu bantı, Ebu Guryeb cezaevindeki yeni gardiyanları eğitmek için kullanıyor. Eğitmek derken kastım, mutlak iktidar bakın nasıl yozlaşmaya yol açıyor demek... "

David Eshleman yani John Wayne ise "Başka bir kişi üzerinde mutlak denetiminiz varsa, bunu nasıl kullanabileceğinizi görmeye çalışmak doğal bir insan davranışıdır." diyerek kendisini savunuyor; "bence insanların büyük bölümü de bunu denemekten zevk duyar."

Bugün teröre karşı savaş adı verilen kampanya çerçevesinde insanları konuşturma ihtiyacı ve baskısı yeniden artmış görünüyor.

Peki bu dizinin başından bu yana öykülerini aktardığımız işkenceciler ve mağdurları günümüzde yaşananlara ve şimdiki koşullara bakınca ne düşünüyorlar dersiniz?

Geçmişten bugüne

 

Uruguaylı eski ordu mensubu, Hugo Garcia, "Televizyon seyrederken, Irak'tan ya da Guantanamo'dan işkence görüntüleri gördüğümde geçmişimi hatırlıyorum. Ama bunu aklımdan çıkarmaya çalışıyorum." diyor.

Irak polisinin işkencesine uğradığını söyleyen bir Iraklı
Garcia, 25 yılı aşkın süre önce üyesi olduğu Uruguay ordusu emrinde işkence yapmamak için ülkesinden kaçmıştı... Arjantinli Ana Maria Careaga ise işkenceye uğramamak için memleketini terketmişti.

O, işkencenin etkili olduğu yaklaşımına tamamen karşı olduğunu söylüyor. "Ben insanların yaşamına ve varlığına saygı duyuyorum. Bu her halükarda cezalandırılmalı..."

Eski CIA uzmanı Frank Snepp, fiziksel işkenceye karşı olduğunun altını çiziyor:

"İsterseniz gidip etinden bir parça koparın... Dikkat edin,, kesinlikle "ahlak"tan bahsetmiyorum burada... "Sonuçlar"dan söz ediyorum. Bu, işe yaramıyor. Zaten gerçek ortada herhalde.... Ebu Gureyb'deki operasyonlar somut sonuç,, ya da anlamlı istihbarat sağlamadı..." diye konuşuyor.

Ama herkes eski CIA uzmanı Frank snepp ile tam olarak hemfikir değil... İşkence tüm dünyada kınanıyor ama yaygın şekilde uygulanmaya devam ediliyor. Çünkü gerçekten de bazen işe yarayabiliyor.

Güney Afrikalı eski polis Paul Van Vuuren'a sorarsanız, Ebu Gureyb üzerinde kuru gürültü yaratılıyor.

"Herkes Amerikalı askerlerin, Iraklılara muamelelerini yaptıklarını konuşup "ne biçim insanlar bunlar" diye gürültü çıkarıyor. Söyler misiniz ? Nedir yapılan? Soyup onları üstüste yatırmak mı? Ben daha çok sert bir muamele yapmak ya da elektrik vermek gibi bir durum görmedim. Hayır bence çok daha sert davranıyor olmalılar."

Van Vuuren böyle dese de tarihe, orta çağdan günümüze gelen sürece baktığımızda kesin olan bir şey var...

İnsanlığın işkenceye yaklaşımı zaman içinde bunu bir eğlence olarak görmekten, utanç verici bir kavram olarak değerlendirmeye doğru değişiyor...

İşkenceden söz etmek bunu görmek, duymak bile en azından çoğunluk için kaçınılan bir şey... Yaklaşık 30 yıl önce İngiliz hükümetinin işkencesine uğrayan İrlandalı Paddy Joe McLean "tarih gösteriyor ki, işkence savunmaya çalıştığı medeniyeti ve toplumu içten yiyip tüketiyor" diyor.

"İşkence kullanımını, toprağa ejderha dişi tohumları dikmeye benzetiyorum. Bu dişler bir gün büyüyüp, kendini diken eli kapar. Dünyanın her yerinde bugün gördüğümüz de bu…"

Belki bir gün bunun genel kabul görmesi ile bu programları yapma, bunları tartışmak gerekmeyen günler de gelebilir...
^^ Başa dön ANA SAYFAYASAL UYARI