YASAL UYARI  
SORGU ODASI
 

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 1

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 2

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 3

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 4

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 5

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 6

------------------------------------------------

 
- DOLAYLI İŞKENCE
BÖLÜM III. Cephe gerisinde vahşet (ABD/Vietnam -1970'ler)

 


BÖLÜM III. Cephe gerisinde vahşet (ABD/Vietnam -1970'ler)

Yakın geçmişin en kanlı savaşlarından biri Vietnam'da yaşandı. Bir dönem 500 bin Amerikan askerinin görevlendirildiği, savaşa ait görüntüler, hala pek çoklarının belleklerinden çıkmayacak anlarla dolu.

Vietnam Savaşı sırasında napalm saldırısı
Bu dönemde görev yapmış eski bir Amerikan askeri olan Dzagulanes "Vietnam'dayken yaptıklarımı şimdi yapmayı aklımın ucundan bile geçiremem" diyor.

Amerikan kuvvetleri 21 yıl süren savaşın 9 yılına doğrudan katıldı. Amerikan kayıtlarına göre sadece bu dönemde yaklaşık 250 bin Vietnamlı, 58 bin Amerikalı öldü. Ancak bu savaşta sivillerin ödediği bedel çok daha ağır oldu.

Savaş boyunca 4 ila 5 milyon kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Amerika Birleşik Devletleri, sadece savaş alanındaki çarpışmalarda kullanılan yöntemlerle değil, cephe dışındaki uygulamalarıyla da tepki çekti.

Vietnam, işkencenin en yaygın biçimde kullanıldığı yerlerden biriydi.

Donald Dzagulanes, savaş meydanında olma psikolojisinin işkenceyi de kimi zaman kaçınılmaz bir durum haline getirdiğini savunuyor:

"Bir dakika bakıyorsunuz adamı öldürmeniz bekleniyor, bir dakika sonra bakmışsınız ki bu adam karşınıza oturtulmuş. Ona "Beyefendi, bakınız, biraz evvel bana ateş etmek için kullandığınız silahınızı nereye gizlediğinizi lütfen söyler misiniz" mi diyeceksiniz?"

"Hayır, bu işler böyle işlemiyor... Vahşet, kurşunlar dindiğinde dinmiyor."

Dzagulanes gibi, bu dönemde bölgede görev yapan emekli Binbaşı Joseph Blair, düzenli bir orduyla değil sivil halkın arasına karışan gerillalarla mücadelenin o zamana dek ordunun bilmediği bir deneyim olduğunu ve uzun vadeli sonuçlar yarattığını belirtiyor.

Ona göre, Vietnam dönemi, Amerika'nın askeri tarihinde yeni ve görülmedik bir dönemdi. Çünkü Irak savaşını andırır şekilde, düşmanın ve sivilin kim olduğu pek bilinmeyen bir savaştı.

"Bu nedenle bugün Irak'ta görev yapan bir asker, temelde, attığı her adımı mazur göstermek için Vietnam'da yaşanan deneyimlerden faydalanacaktır." diyor Blair.

Ama bu mücadelede ordu zorlandıkça, başarı sağlamak için uygulanan yöntemler de acımasızlaşmaya başladı. Dzagulanes bu olayları ilk gördüğünde gözlerine inanamamış.

Beyefendi, bakınız, biraz evvel bana ateş etmek için kullandığınız silahınızı nereye gizlediğinizi lütfen söyler misiniz" mi diyeceksiniz?
Donald Dzagulanes, Vietnam gazisi
 

"İlk yardım merkezine Vietcong'lu esir alınan bir asker getirmişlerdi. Adam pusuya düşürülmüş ve yaralanmıştı. Ondan hiç bir şey öğrenemeyen binbaşı eline bir kurşun kalem alıp açık yaralarına batırmaya başladı... Konuşturmak için... Ben daha bu ülkeye yeni ayak basmış gencecik bir askerim, ömrümde böyle bir şey görmemişim! Şoke oldum! Kimse bir şey demedi, kimse bir şey yapmadı... İşte o anda her şeyin mübah olduğunu anladım..."

Vietnam'daki savaş suçlarının ortaya çıkarılması için 1970'lerde ifade veren Donald Dzagulanes, bugün de savaşa karşı savaş karşıtı gaziler örgütüne mensup ve bu dönemde yüzleşilmesi için mücadelesini sürdürüyor.

Ama kendisinin de o günlerde buradaki düzene alışmakta gecikmediğini ve kısa sürede profesyonel bir sorgucu olduğunu anlatıyor.

Örneğin bir şey bilip söylemediğine inandığı kişilere sık sık manyetolu telefonla işkence etmiş.

En büyük silah korku

 

Ancak fiziksel işkenceyi fazla verimli bulmayan Dzagulanes, dikkatini psikolojik yöntemlere çevirdiğini anlatıyor. Elindeki en güçlü silah ise korkuydu...

Korkutmak için köpeklere başvurmak daha o zamandan yaygın bir yöntemdi.

"İnsanlar Guantanamo'da Ebu Gureyb'de köpeklerin kullanıldığını görünce şaşırıyorlar. Bense bunun çok iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm." diyor eski asker. Yaptıklarını şöyle anlatıyor:

"Vietnamlılara köpeklerin ne zaman yalan söylediklerini anlamak üzere eğitildiğini söyledik. Onları köpekle tehdit etmedik, bu köpek sizi öldürür falan demedik... Sadece "köpek ne zaman yalan söylediğinizi anlar" dedik. 'O yüzden bize doğruyu söyleseniz iyi edersiniz'"

"Köpekler azıyor, yere yıkmak ister gibi adamların suratlarına doğru atılıyorlardı. Sanki onları boğazlayıp paralamak istiyor gibiydiler. Düşünün ki bu adamlar da duvara dayanmış, yani ne yapacaklarını bilemiyorlardı... Kimileri altına yapıyordu. Bir açıdan komikti... Üstelik adamı öldürmüyordum, zarar vermiyordum sadece korkutuyordum. O yüzden yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyordum. Bir kez daha altını çizmeliyim, bu zorlamaydı, tazyikti; işkence değildi."

Zaman içinde Dzagulanes, tutsakların zihinleri ile oynadığı oyunlarda gitgide daha yaratıcı olmaya başlamış.

Örneğin tahliye edilen Vietnamlı köylüleri başlarına boş kum torbaları geçirip helikoptere bindiriyor ve havalanıyorlardı.

Ne kadar uzağa gittiklerini, ne kadar yükseklikte olduklarını, ne yöne gittiklerini ya da başka hiç bir şeyi kestirebilecek durumda değildiler.
Elleri bağlı bir kişi

"Helikopterden indiklerinde ne görüyorlar dersiniz? Amerikalılar, Amerikan jipleri... Biz de onlara Ameirka'da olduklarını söylüyorduk. Bunun ne kadar işe yaradığını anlatamam. İnsanların ödü kopuyordu, darmadağın oluyorlardı. 'Tanrım' diyorlardı, 'Amerika'dayım'. İşte bunu başarabilirseniz, yani dengelerini saptırabilirseniz, yani hayatlarının ya da zihinsel süreçlerinin normal akışını sekteye uğratabilirseniz, her şeye açık hale gelmişler demektir.

Hedef umutsuzluk

 

Donald Dzagulones gibi, Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA'deki sorgu uzmanları da işte bu psikolojik zaafın üzerine gitmeye karar verdi.

Vietnam'daki bir CIA sorgu uzmanı olan Frank Snepp'e sorarsanız "acı bir sorgu yöntemi olarak işe yaramaz".

"Size "tamam tamam lütfen durun, size üstümün adını ya da ne bileyim birliğimin yerini söyleyeceğim " diyen birine güvenemezsiniz." diyor.

Snepp, Vietnam'da bulunduğu sürede daha çok tecrit ve algı yoksunluğu yöntemlerine eğilmişti. 1972'de Saygon'daki komünist örgütlenmenin sorumlusu olan ve CIA'in elindeki en kıymetli tutsaklardan Nguyen Van Tai'ı konuşturmakla görevlendirildi.

İstihbarat işinde "ahlak", maalesef, mesleki terimler sözlüğünüzde yer almaz.
Frank Snepp, eski CIA ajanı
 

CIA tutsağı yumuşatmak için kar beyazı bir hücreye yerleştirdi. Hücre aynı zamanda penceresiz, sürekli olarak tek bir ampülle aydınlatılan bir hücreydi...

Üstelik oda sürekli ve aşırı düzeyde klima ile soğutuluyordu. Çünkü pek çok Vietnamlı soğuğa maruz kalırlarsa damarlarının kuruyup çekeceğinden korkuyordu.

Kar beyazı hücre

Snepp, Nguyen Van Tai'ın yemek zamanlarını da allak bullak ettiklerini söylüyor. "Bu şekilde kahvaltı vakti mi, sabah mı akşam mı, günün hangi saatindeyiz kestiremiyordu."

Vietnamlı tutsak bu koşullarda tam iki yıl süreyle aynı kıyafetler içinde aynı hücrede tutuldu.

Üstelik, bu süre içinde sadece Frank Snepp'i, görüyordu. 2 yılın sonunda dağılma noktasına gelmişti ve Snepp ile yaptığı uzun görüşmelerde aralarda ağzından bazı bilgileri kaçırmaya başlamıştı.

Snepp, "Zaten etkin bir sorgunun özünde, tutsak ile ilişkinizi tüm dünyadan tecrit etmek vardır. Gördüğü yegane insan siz olmalısınız." diye anlatıyor:

"Eğer kişi ile böyle bir ilişki kurmayı başarırsanız, onu avucunuza aldınız demektir. Onu fethedersiniz! Çünkü bir noktada sandığından fazlasını anlatacaktır."

Tai ajanlara gerçekten de bilgi verdi. Savaş sonrasında ise esir tutulduğu dönemde, delirmenin eşiğine geldiğinden söz ediyordu.

"Dönüp de baktığınızda durum ortada. Nguyen Van Tai'ın kar beyazı hücrede tecrit edilerek tutulması psikolojik işkenceydi. Ahlakçılara sorsanız böyle bir senrayoya başvurulmasını kabul edilemez bulurlar. Ama istihbarat işinde"ahlak" maalesef, mesleki terimler sözlüğünüzde yer almaz."

Askerler, polisler ve ajanlar, kendilerini karşılarındakilere işkence yaparken, duyarsızlaşıyor, görev duygusuyla hareket ettiklerini anlatıyor... Peki bir insan ne kadar zamanda, nasıl böyle bir değişimden geçiyor dersiniz?

Nasıl işkenceci oldum?

 

1962 yılının Mayıs ayında yapılan bir deneye bakılırsa bu, sanılandan çok daha kolay...

Yale Üniversitesi Psikoloji Bölümü İşkence nedir ve işkenceci nasıl bir insandır sorularına yanıt bulmak amacıyla Üniversite'nin bulunduğu News Haven kasabasında bir deney yaptı.
Bir işkenceci neye benzer diye merak ediyorsanız aynaya bakın... İnsanlar "ben asla böyle bir şeyi yapmam" gibi budalaca fikirlere kapılıyor. Onlara yanıtım 'Evet; bal gibi yapardınız'.
William Mernold, denek
 

Gazeteye verilen bir ilanla New Haven bölgesinde yaşayan 20-50 yaş grubu arasındaki erkekler, "Hafıza ve öğrenme konusunda bir deney"e katılmak üzere davet ediliyordu.

Şimdi emekliliğini sürmekte olan William Mernold, bu deneye katılanlardan biriydi. Bu deney ardından "herkes işkenceci olabilir" diye düşünüyor.

Deneyde salona üçer kişi alınıyordu:

Araştırmacı,
Sorulara yanıt veren öğrenci
Soruları soran ve bu nedenle öğretmen diye anılan bir denek

William Mernold "öğretmen" seçildi.

Öğrenci olacağı söylenen kişi ise elektrik akımı veren ve idam sandalyelerini andıran bir sandalyeye kollarından bağlanıyordu.

Öğretmen elindeki listede yer alan sözcük gruplarını yan odaya alınan deneğe okuyor, o da doğru yanıtı, öğretmenin önündeki ışıklı panelde görünecek şekilde düğmelere basarak iletiyordu.

Verilen talimatlara göre, öğretmen öğrenciye her yanlış yanıt için elektrik verecekti. Deney ilerledikçe ve yanlış cevaplar arttıkça verilen elektriğin voltajı da yükselecekti ve son noktaya gelinirse ölümcül olabilecek kadar artacaktı.

Mernold o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Deney gözetmeni bana, 15 volt ver diyerek başladı. Sanıyorum 45 volt düzeyine geldiğimizde yan taraftan "ah!" diye bir ses duydum. Çığılık falan değil... Sadece kendi kendime "hmmm... Bunu hissetti" dedim."

"Doğru yanıtı bulmasına çalışıyordum. Ama ben uğraşırken o hala yanlış yanıt verince sinirlenmeye başladım.

"Bir noktada gözetmen bana, "şimdi 200 volt veriyorsun" dedi."

"Bir dakika, dedim. "Böyle bir şeyin sorumluluğunu alamam!" Adam da bana, "bu zaten senin sorumluluğun değil" dedi... Yale Üniversitesi tüm sorumluluğu üzerine alıyor. Sen sadece sana verilen talimatları yerine getir."

"Ben de bunu duyunca bir rahatladım. Ama bu adım adım ilerleyen bir süreçti... Daha ileri gittikçe, yani elektrik voltajı yükseldikçe her şey daha korkutucu ve tuhaf olmaya başladı."

Dr Adam Elms, bu deney sırasında görev alan araştırma görevlilerinden biriydi. O tek taraflı camdan denekleri izlerken gülmemek için kendilerini zor tuttuklarını söylüyor. Ama ekliyor, "Kimi zaman da öğretmen her kimse, davranışları bizi dehşete düşürüyordu."

Deney, kameralarla da kaydedilmiş. Deney ilerledikçe Mernold'un sinirleri bozuluyor, gülmeye başlıyor.

Bu arada içerideki kişi de artık yüzlerce volta ulaşan elektrik her verilişinde çığlıklar atıyor, buna daha fazla dayanamayacağını çıkmak istediğini haykırıyor.

Fakat tüm bu itirazlara rağmen, öğrencileri dinlememeleri söylenen deneklerden devam etmeleri söyleniyor. Onlar da denileni yapıyorlar.

Yanlış sözcük için 450 volt elektrik

Adam elms "Öğretmenlerin üçte ikisi, şok panelinin sonuna kadar gitti. Görmedikleri deneğe, 450 volt verdiler" diyor.

"Hatta deney gözetmeninin talimatıyla bunu üç kez tekrarladıkları bile oldu... Üstelik içerideki denek artık ya bağıra çağıra bu duruma itiraz ediyor, ya da kimi durumlarda artık tepki bile vermiyordu... "

Aslında kimseye elektrik verildiği yoktu. Elektrik akımları veren makine sahte bir kutu, öğrenci diye tanıtılan kişi ise bir aktördü... Burada asıl incelenen aslında William Mernold ve aynı role konanların davranışlarıydı. Deney aslında itaat davranışını araştırıyordu.

Adam Elms'e göre deney, sıradan insanların otorite sahibi biri öyle söyledi diye insanlara kötü şeyler yapmaya, hatta işkence olarak yorumlanabilecek şekilde davranmaya hazır olduğunu gösterdi.

William Mernold sadece 4,50 dolarlık bir deney için, emir komuta zinciri içinde olmadığı, herhangi bir ilişkisi bulunmayan bir kişinin söylediklerini, yanlış olduğunu kestirse de yapabiliyordu.

Dünyanın pek çok yerinde ise devlet, güvenlik kuvvetlerinin çeşitli kademelerdeki mensuplarına ülkenin bütünlüğünü korumak gerekçesiyle belli talimatlar vermekteydi. Ve bu yöndeki emirlere pek az kişi direnebildi.
^^ Başa dön ANA SAYFAYASAL UYARI