YASAL UYARI  
SORGU ODASI
 

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 1

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 2

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 3

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 4

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 5

------------------------------------------------

 
- BÖLÜM 6

------------------------------------------------

 
- DOLAYLI İŞKENCE
BÖLÜM II - Beyin yıkayıcılar (SSCB - İngiltere 1950-1970)

 



BÖLÜM II - Beyin yıkayıcılar (SSCB - İngiltere 1950-1970)

Fransa örneğinde sık sık karşımıza çıkan fiziksel işkencenin etkisi, bir noktaya kadar gelip kalıyordu.
Kore Savaşı'na katılan ABD uçakları
Doğu Bloku, daha doğrusu Sovyetler Birliği ise 1950’li yıllarda bu alanda çok daha etkili bir silah geliştiriyordu: Psikolojik işkence, yani kişinin kendine saygısını yitirmesi ve metanetinin kırılması...

Sovyetler Birliği döneminde, siyasi istihbarat biriminde görevli olan Gavriil Korotkov, sorgu için anahtarın psikoloji olduğuna inanıyor. Cezayir'de, fiziksel işkenceye başvuran Fransızların aksine, o tutuklularının beyinlerini fethetmeyi amaçlamış...

Bunu yaparken de “Cenevre Sözleşmesi beni ilgilendirmiyor.” diyor.

Gavriil Korotkov 1950-1953 arasında Kuzey Kore’de Sovyet Siyasi İstihbarat Birimi için görev çalışıyordu.

Psikolojik işkenceyi “Bu bir sanattır.” sözleriyle tanımlıyor.

Komünistler barış istiyor. Ya sizi evinizde bekleyen aileniz? Annelerinizi, babalarınızı, eşlerinizi düşünün… Onlar da barış istemiyor mu?
İngiliz Ordusu’nca propaganda yöntemleri hakkında hazırlanan eğitim filminden
 

“Aynı sevmek sanatı gibi. Sadece sevmek yetmez, nasıl seveceğinizi bilmek gerekir. Karşınızdakine iyice yaklaşabilmelisiniz. Ancak böyle onu cezbedip, ona hakim olup, istediğiniz noktaya götürebilirsiniz. “

Sovyetler ve müttefikleri bu “sanat”ı Kore Savaşı sırasında sıkça kullandı. Batılı ülkeler, esir düşen askerlerinin çok büyük bir bölümünün düşmanla işbirliğine girmesi karşısında kaygıya kapıldı.

Hatta bu teknik o kadar başarılıydı ki, bunu ifade edebilmek için yeni bir kelime türetildi: Beyin yıkama.

Bu teknik, düşmanın “düşman” olmadığını kabul ettirmeye, askerleri saf değiştirmeye iknaya yönelikti.

Sovyet ordusunca Koreli ve Çinli müttefiklerine yardım etmek için Kuzey Kore'ye gönderilen Gavriil Korotkov, bu gibi tekniklerin temelinde kendisinin de geliştirilmesinde rol oynadığı psikolojik yöntemlerin olduğunu söylüyor.

”Kuzey Korelilerin ve Çinlilerin de kendilerince yöntemleri vardı. Ama bizim gözetimimiz altında…” diyor.

Korotkov'un mensubu olduğu Sovyet sorgu birimi, ayrıca Amerikalı savaş esirlerinin sorgulanmasına da nezaret ediyordu.

1946- 1954 arasında Amerikan Hava Kuvvetleri’nde görev yapan Paul Kniss 1952'te uçağının vurulması ardından Kuzey Korelilere esir düştü, 16 ay süreyle sorgulandı. Bu süre içinde beyinlerinin düpedüz yıkandığını anlatıyor.

Evet, bu beyin yıkamaydı. Bizi yanıt vermeye koşulluyorlardı. Bir soru sorulduğunda, eğitimli ufak köpekler gibi öğretileni yapıyorduk.
Paul Kniss
 

Kniss, kendisine sadece sevgi ya da şefkatle yaklaşımadığının da altını çiziyor. Beyni bulandırmak, akıl karıştırmak için de elden gelen her şey denenmiş.
Kniss’in bu dönemde kaydedilmiş bir itiraf filmi var. Kalabalık bir odada çok sayıda Koreli ile çevrili haldeki Kniss, nasıl uçtuklarını, uçuşlara nasıl hazırlanıldığını uzun uzun anlatıyor.

Dahası Kniss filmde, Kuzey Korelilere karşı biyolojik silahlar kullandıklarını anlatıyor. Ama aslında kendisinin bu konuda hiç bir bilgisi olmadığını söylüyor.
Filmi ilk kez izlettiğimizde bu açıklamaları yapması için kendisi ile iki ay çalışıldığını belirtti. Bu süre içinde “tabii ki” işkence de gördüğünü söyledi.
Mesela en temel yöntemlerden birisi uykusuz bırakmaktı.

“Beni tokatlıyor ya da akıllarına geldiği gibi vuruyorlardı. Sonra 24 saat boyunca vardiyalar halinde çalışmaya başladılar. Sürekli benimle uğraşıyor, hiç, ama hiç rahat vermiyorlardı.” diyor Kniss.

Gavriil Korotkov bu yöntemlerin etkisine inanıyor. “Eğer bir gün uykusuz bırakılırsanız bununla baş edebilirsiniz. Ama iki gün uykusuz kalmayı hemen hiç kimsenin bünyesi kaldıramaz.” diyor.

“Kişi zihni üzerinde denetimi yitirmeye başladığında herşeyi söyler, herşeyden bahsedebilir. Neyi söyleyip söyleyemeyeceğinin ayırdına varamaz.”

Kniss, itirafı öncesindeki günlerde kendisini kaybetmiş durumda olduğunu söylüyor. “Sonunda her şeyi söyleyebilecek bir duruma geldim. Bir işe yarayacağını bilsem annem fahişedir bile derdim” diye ekliyor.

Tatmini mümkün olmayan bir şekilde uyumak istiyordum, tanrım birazcık uyku... Azıcık uyuyayım birazcık huzur bulayım diyordum.
Paul Kniss
 

Sonuçta her yedi Amerikalı savaş esirinden biri, Kore Savaşı sırasında komünistlerle işbirliği yaptı. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere bu itirafları sağlayabilen psikolojik sorgu yöntemlerinden çok etkilenmişti. Kendilerinin benzer yöntemlere başvurması uzun sürmedi...

Üste kabus

 

1971 Ağustos'unda İngiltere hükümeti kendi vatandaşlarından 12'sini Kore'de komünistlerden öğrendiği işkence yöntemlerine tabi tuttu.
Bu dönemde Kuzey İrlanda İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu IRA’nın artan şiddet eylemlerine sahne oluyordu.

İngiliz ordusu Istihbarat birliğinde uzun yıllar görev yapmış olan Nick Van der Bijl, "Ordu açısından IRA da, bir askeri örgüttü", diyor.

“Bu nedenle Kenya'daki, Aden'deki askeri örgütlere karşı nasıl mücadele ediliyorsa, aynı yöntemlere onlar için de başvurulabileceği düşünüldü.”
IRA mensubu olmakla suçlanan 12 kişinin “derinlemesine sorgulanması”na karar verildi. Seçilenlerin kafasına birer başlık veya çuval geçirildi ve havayoluyla Belfast yakınlarındaki gizli bir ordu üssüne nakledildiler.
Bir IRA militanı
Zanlılar IRA üyesi olmakla suçlanıyordu
Zanlılar arasındaki Francis Mc Guigan “Buna istediklerini diyebilirler... Ben oradaydım. Düpedüz işkenceydi. Halis muhlis işkence...” diye anlatıyor üste geçirdiği günleri.

Üste zanlılar önce ölüm korkusu ile yüzleştirildi. Başlarındaki çuvallar nedeniyle bir şey göremiyorlardı ama bir helikoptere sürüklendiklerini gayet iyi anladılar. Sonra helikopterde bir süre gergin bir bekleyişle geçti.

Mc Guigan, “Pervanenin sesini, dönüşünü hissediyordum. ‘Tanrım bizi helikoptere bindirecekler ve aşağı atacaklar’ dedim kendi kendime” diyor.
Başı çuvallı 12 adam arasındaki Belfast'lı diş teknisyeni Jim Auld’un korkusunu askerler daha da körüklemiş.

“Oradaki askerler "bak ineceğin yere geldik, burada iniyorsun, burada öleceksin" bakalım nasıl düşeceksin" diyorlardı.”

Sorgu merkezinde muhafız olarak görev yapan Ray Derrick adlı bir çavuş tüm bu olayların görgü tanığıydı. Derrick tüm bu süre boyunca helikopterin sanıldığı gibi gökyüzünde olmadığını aslında yerden hemen yukarıda, sadece birkaç fit yükseklikte havada asılı durduğunu söylüyor.

Ancak bunu bilmesi mümkün olmayan zanlılar helikopterden atılmakla tehdit ediliyordu, hatta Francis McGuigan, aşağı atıldı.

Derrick'in gözleri önünde yere düşen Francis Mc Guigan, bunun ardından iki asker tarafından karga tulumba içeriye götürüldü ve duvara dayanması söylendi.

Beş yöntem

McGuigan “yedi günlük cehennem hayatı böyle başladı” diyor.
Bu süre içinde kullanılan beş temel sorgu yöntemi;

başa çuval geçirmek,
duvara dayamak,
ses vermek,
aç ve susuz bırakmak ve
uykusuz bırakmak,


halihazırdaki "teröre karşı savaş" kapsamında da kullanılıyor.

İlk adım olarak, tulum giydirilen ve başlarına kumaş çuvallar takılan tutsaklar saatler boyunca bir duvara dayandırılıyordu. Duvara dayanmak deyip geçmeyin... Parmaklarının üzerine yükselmiş ve bacak kaslarını germiş halde; ellerini açıp gererek ve tüm ağırlıklarını parmak uçlarında taşıyarak saatlerce duruluyordu.

Bu durum kasları perişan etmeye yeterliydi. Kuzey İrlanda'da ordu istihbarat biriminde uzun süre görev yapan Nick van der Bijl, bu yöntemle fiziki gücü kırmanın hem fiziksel hem de zihinsel olarak, tutsağın sorguya dayanma kapasitesini düşürdüğünü belirtiyor.

Francis McGuigan bu şekilde kaslarının katılıp kaldığını anlatıyor.
“Bir süre sonra bir an için olsun bırakıp duvardan bir adım geriye çekilmek istiyorsunuz ama yapamıyorsunuz, Çünkü kollarınız, bacaklarınız neredeyse donmuş, katılmış halde, sırtınız tutulmuş, başınız dönüyor.”

Bir sonraki adım ses vermekti. Kullanılan ses herhangi bir şey değil, “beyaz ses”ti.

Jim Auld, bu yüksek frekanslı ve sinir bozucu sesi “Yayın bittikten sonra açık kalmış eski bir televizyon gibiydi. Sanki kapatmayı unutmuşsunuz. Şu yüksek tıslama sesi...” sözleri ile ifade ediyor.

Dikkati dağıtmak, tutukluların dengesini bozmak için her türlü gürültü, cenaze müziklerini andıram melodiler hatta bir idam mangasının sesi bile kullanılıyordu.

Jim Auld, tüm bu bir hafta boyunca sürekli olarak üzerine yaptığını, tuvalete götürülmediğini ve üzerindeki tulumun da çıkarılmadığını anlatıyor.

Soyulanlar, fotoğraflar, köpekler

Haysiyet kırıcı uygulamalar bununla sınırlı kalmamış. IRA sorumlusu olmakla suçlanan Francis McGuigan, çırılçıplak soyulduğunu ve – Ebu Gureyb’de yaşananları andırır şekilde - askerlerin kendisiyle fotoğraf çektirdiğini anlatıyor.

Köpeklerle korkutma da tabi tutuldukları bir diğer yöntem olmuş.

En kötüsü idam mangasının sesiydi. Adamlar ve onlara talimat veren yüksek bir ses. "Nişaaan al" diyor ardından ve kurşunla geliyordu..
Paddy Joe McLean, 12 zanlıdan birisi
 
Amaç metaneti kırmak, kişiyi umutsuzluğa sürükleyerek konuşturmak. 1970-1989 arasında ordunun istihbarat birimlerinde görev yapan eski istihbarat subayı Nick Van der Bijl bu yöntemlerin etkisine inanıyor, bilgi almak için “Fiziksel ve zihinsel olarak baskı kurmak ve uykusuz bırakmak zorundasınız” görüşünü ifade ediyor.

“Esir sadece bir istihbarat kaynağından ibarettir, bir kağıt parçası , bir fotoğraf ya da ceset gibi, devriyede öğrenilen bir bilgi gibi... Esir sadece istihbarat edinmek için elinizdeki varlıklardan biridir, hepsi bu...”

Bijl, bu vakada edinilen sonuçların da çok etkili olduğuna inanıyor. “Londonderry'deki IRA şebekesi, bu kişilerden bazılarının verdiği bilgiler sonucunda neredeyse darmadağın edildi.” diyor.

Jim Auld ise en azından kendi adına; verdiği bilgilerin doğruluğu konusunda aynı kanıda değil...

Uzun sorgu seansları ardından kendisine “IRA'nın üyeleri kimler?” diye soran sorguculara masallar uydurmaya başladığını “Sırf onlara birilerinin isimlerini vermiş, bir şeyler söylemiş olmak için” isimler verdiğini söylüyor. “Oysa bunlar komşularımdı. Tanıdığım insanlardı ve IRA üyesi değillerdi” diye de ekliyor.

Sorun burada sadece işkenceden kaçınmaktan ibaret değildi. Günler süren bu muamele tutsakların psikolojisini bozmaya başladı.

Francis McGuigan bir sorgu sırasında adını söyleyemez hale geldiğini şu sözlerle anlatıyor.

“Sorgulama sırasında bir ara adını kodla dediler... Frances'i kodladım ama McGuigan'ı kodllayamadım. Yüzbaşı, ‘seni hödük, amma da aptalsın’ dedi... ‘Kendi adını bile kodlayamıyorsun. Bitmişsin oğlum sen... Hadi bari birden ona kadar say. Bahse girerim ona kadar sayı bile sayamazsın’ dedi. Ben de ‘mümkün değil 10’a kadar sayamam’ dedim. ‘Evet, sayamam...’ Beni çıldırtıyorlardı, beni tamamen çıldırtmanın yolunu gayet iyi biliyorlardı.”

Paddy Joe McLean halüsinasyonlar görür olmuş, hatta kendi cenazesini gördüğünü anımsıyor.

“Hala da gözlerimin önüne geliyor. Hala aklımın bir köşesinde.”

Jim Auld daha da radikal çözümler arayıp intiharı denemiş. Bulunduğu hücrede yüksek bir yerden metal borulara doğru kendini yere atmış:

“Boynumu kırmayı canı gönülden istiyordum. Yere çarptığımda, sadece başımı yarabilmiştim. Ama çok ağladım. Çünkü ölememiştim." diyor.

Sekiz gün sonra tutsaklar sorgu merkezinden başka bir yere nakledildi. Kamuoyu bu sorgu yöntemlerinden haberdar olduğunda İngiliz hükümeti, bu yöntemlerin kullanımını yasakladı.

Hem hükümet hem de ordu, bu yöntemleri yabancı düşmana karşı kullanmakla kendi sivil vatandaşlarına karşı kullanmak arasında büyük bir fark olduğunu keşfetmişti.

Hükümet, bu 12 kişiye muamelesi dolayısıyla yargılanıp suçlu bulundu. Ancak “işkence”den değil, “insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele”den...
Bu iki tanım arasındaki ayrım yakın geçmişte Beyaz Saray'ın tutsaklara muamelesi konusunda da yeniden karşımıza çıktı.

Francis McGuigan da bu iki olay arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor.
“Irak'ta yaşananları gördünüz, aynısı bize oldu. Tutsakların soyulup köpek gibi yürümeye zorlandığını gördüğümde, kendi yaşadıklarım gözlerimin önüne geldi ve onlar için yüreğim sızladı... Onlar da bizlerin duyduğu korkuları duymuş, sıkıntıları çekmiştir.”
^^ Başa dön ANA SAYFAYASAL UYARI